Türkiye yapay zekayı sevdi ve çok hızlı benimsedi. Türkiye İstatistik Kurumuna göre 2025’te 16-74 yaş grubunda üretken yapay zeka kullananların oranı yüzde 19,2’ye ulaştı. Bu oran 16-24 yaş grubunda yüzde 39,4’e çıkıyor. Yükseköğretim Kurulunun Türkiye Üniversite Deneyim Araştırması’nda öğrencilerin yüzde 83’ü ödevlerini yaparken yapay zeka araçlarından yararlandığını belirtiyor. Çocuklarda da benzer bir hız var. EU Kids Online Türkiye araştırmasının 10-16 yaş arasındaki 1.330 çocuğu kapsayan ön analizinde, yapay zekayı hiç kullanmayanların oranı yalnız yüzde 10. Çocukların yarısı ödevlerinde yapay zekadan yararlanıyor. Yani yapay zeka yetişkinlerden önce çocukların ve gençlerin gündelik hayatına yerleşiyor.
İş dünyasında kullanım henüz aynı hızda değil. Türkiye’de 10 ve daha fazla çalışanı bulunan işletmelerde herhangi bir yapay zeka teknolojisi kullananların oranı yüzde 7,5. Büyük işletmelerde bu oran yüzde 24,1’e, bilgi ve iletişim sektöründe yüzde 47,1’e yükseliyor. İşletmeler yapay zekayı en fazla pazarlama ve satışta, ardından üretim ve hizmet süreçleri ile araştırma-geliştirme ve yenilik faaliyetlerinde kullanıyor. Yapay zekayı kullanmayı düşündüğü halde kullanamayan işletmelerin yüzde 74,2’si ise en önemli engel olarak uzmanlık eksikliğini gösteriyor.
Tablo açık: Türkiye yapay zekaya alıştı. Şimdi ona sahip olmayı öğrenmek zorunda.
Çünkü yapay zekayı kullanmak, yapay zekaya sahip olmak anlamına gelmiyor. Kendi modelini, verisini, hesaplama gücünü ve altyapısını geliştiremeyen ülkeler bir süre sonra yapay zekadan kiralık zekaya geçebilir. Bugün en gelişmiş modellerin, çiplerin ve veri merkezlerinin önemli bölümü birkaç ülke ve şirketin kontrolünde. Dünya Bankasının 2026 Dünya Kalkınma Raporu da bu yoğunlaşmanın gelişmekte olan ülkeler açısından bağımlılık riski oluşturduğunu söylüyor. Bu nedenle önerdiği yol çok net: Benimse, uyarla ve ilerlet. Mevcut teknolojiyi kullan ama yalnız kullanmakla yetinme; kendi diline, verine ve ihtiyacına göre şekillendir, tek bir sağlayıcıya bağımlı kalma ve zamanla kendi kapasiteni oluştur.
Asıl mesele tam da burada başlıyor. Yarın Amerika veya başka bir ülke, “Bu modeli artık ülkem dışındaki kullanıcıların erişimine açmıyorum” derse ne yapacağız? Bu ihtimal teorik değil. Haziran 2026’da ABD yönetiminin Anthropic’in Fable 5 ve Mythos 5 modellerine yabancı uyrukluların erişimini sınırlandırması üzerine şirket iki modeli bütün kullanıcılarına geçici olarak kapatmak zorunda kaldı. Kısıtlama daha sonra kaldırıldı ancak ortaya çıkan gerçek değişmedi: Yapay zekaya erişim yalnız şirketlerin ticari kararlarına değil, devletlerin güvenlik ve ihracat politikalarına da bağlı olabilir.
Zekayı kiralarsak, zekanın sahibi vermediğinde kullanamayız. O yüzden evin sahibi biz olmalıyız.
Bu, dünyadaki her şeyi Türkiye’de üretelim demek değil. Ancak kritik alanlarda kendi kapasitemize sahip olmak zorundayız. Kendi büyük dil modellerimizi geliştirmeli, kendi yapay zeka destekli arama ve bilgi erişim sistemlerimizi kurmalı, verimizi korumalı, hesaplama gücümüzü büyütmeli ve gerektiğinde başka bir sağlayıcıya geçebilmeliyiz. Millî İstihbarat Akademisinin de dikkat çektiği gibi dijital egemenlik yalnız yerli yazılım geliştirmek değildir. Veri üzerinde denetim kurmak, modellerin güvenilirliğini sınamak, kritik hizmetlerin sürekliliğini sağlamak ve kriz anında dış bağımlılığın doğuracağı riskleri yönetebilmek de stratejik özerkliğin parçasıdır.
Ama sahiplik yalnız altyapı meselesi değildir. Yapay zekanın değerlerini, kelimelerini, kavramlarını ve dilini de bizim üretmemiz gerekiyor. Çünkü sosyal medya hangi içeriği göreceğimizi belirliyordu; yapay zeka ise artık cevabın kendisini kuruyor. Daha önce bunu katalog egemenliğinden cevap egemenliğine geçiş olarak tanımlamıştım. Gazeteden platforma, platformdan cevaba geçiyoruz. İnsan giderek on bağlantıya bakmak yerine yapay zekaya “Ne oldu?”, “Doğru bilgi hangisi?”, “Bu olay ne anlama geliyor?”, “Ne yapmalıyım?” diye soruyor.
Yapay zeka bu nedenle yalnız haberciliği ve medyayı değiştirmiyor. Bilgi kaynaklarımızı, araştırma biçimimizi, eğitimi, mühendisliği, üretimi ve karar alma süreçlerini de dönüştürüyor. Artık yalnız kendi haberimizi üretmek yetmiyor; haberi, bilgiyi ve nihayet cevabı üreten veriye, modele ve altyapıya da hakim olmak gerekiyor.
Benim daha önce kullandığım ifadeyle medya egemenliği veri egemenliğine, veri egemenliği altyapı egemenliğine bağlanıyor. Şimdi buna model ve cevap egemenliğini de eklemek gerekiyor.
Türkiye’nin 2026-2030 Yapay Zeka Eylem Planı’nın önemi burada ortaya çıkıyor. Plan, veri merkezi kurulu gücünün 2030’a kadar en az 1 gigavata çıkarılmasını, yapay zeka ve veri merkezi alanında en az 10 milyar dolarlık özel sektör ağırlıklı yatırımın harekete geçirilmesini ve yıllık 10 teravatsaat düşük karbonlu elektrik alım anlaşması hacmine ulaşılmasını hedefliyor. “Herkes İçin GPU” programıyla girişimlerin, KOBİ’lerin ve araştırmacıların hesaplama gücüne erişiminin kolaylaştırılması da amaçlanıyor.
Çünkü yapay zeka yalnız yazılım değildir. Enerji, çip, veri merkezi, bulut, hesaplama gücü, veri, model ve insan kaynağı aynı zincirin halkalarıdır.
Google’ın Finlandiya’da 2027-2028 döneminde veri merkezleri ve destekleyici altyapı için en az 13 milyar avroluk yatırım açıklaması bu yarışın ölçeğini gösteriyor. Şirket aynı zamanda Fortum’la, Loviisa Nükleer Santrali’nin üretim kapasitesinin yüzde 50’sine kadarını kapsayabilecek 22 yıllık elektrik alım anlaşması yaptı. Yapay zeka politikası artık enerji politikasıdır. Türkiye de yapay zeka için yalnız yazılımcı değil, elektrik ve hesaplama kapasitesi üretmek zorunda.
Bir de meselenin kültürel hegemonya boyutu var. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır’ın yapay zekanın ekonomik, teknolojik ve kültürel bir hegemonya aracına dönüşebileceği yönündeki uyarısı tam da bu noktaya işaret ediyor. Hollywood aynı filmi milyonlarca insana gösteriyordu. Yapay zeka ise milyonlarca insana milyonlarca kişiselleştirilmiş cevap verebiliyor. Bu nedenle geleceğin kültürel mücadele alanı yalnız ekran değil, cevabın kendisi olacak.
TÜBİTAK BİLGEM tarafından geliştirilen BİLGE’nin önemi de burada. BİLGE, Türkçeyi başka bir dilden çevrilen ikincil bir dil gibi değil, birincil düşünce dili olarak ele alma ve Türkiye’nin kültürel bağlamını merkeze alma hedefiyle geliştiriliyor. Çünkü Türkçe büyük dil modeli yalnız teknik bir proje değildir. Türkçenin, Türkiye’nin kavramlarının, değerlerinin, tarihinin ve kültürel hafızasının geleceğin bilgi sistemlerinde nasıl temsil edileceği meselesidir.
Yeni güç mücadeleleri de yalnız tank, uçak veya füze üzerinden yürümeyecek. Veriye, algoritmaya, modele, hesaplama gücüne ve cevabı üreten zekaya sahip olmak da güç olacak. Bunun ekonomik boyutu var, kültürel hegemonya boyutu var, bilinç savaşı boyutu var, hakikat meselesi var.
Türkiye yapay zekayı sevdi ve hayatına aldı. Şimdi mesele onu yalnız kullanmak değil; üretmek, yönetmek ve kendi değerlerimizi ona taşıyabilmek.
Bu dönüşümü kiralık zekayla izlememeliyiz. Evin kiracısı değil, sahibi olmalıyız. Türkiye’nin hedefi kiralık zekadan bizim zekamıza geçmek olmalıdır.